OECD ülkelerinde kamu borçları için ödenen yıllık faiz 2 trilyon doları aştı. Uzun vadeli tahvil faizleri yaklaşık 20 yılın zirvesine yaklaşırken, artan borçlanma maliyeti hükümetlerin bütçelerinde vergi artışı ve harcama kesintisi tartışmalarını da beraberinde getiriyor.
Dünyanın büyük ekonomileri, yıllarca düşük faizle büyüttükleri borç stokunun faturasıyla karşı karşıya. Enflasyonla mücadele için yükselen faizler ve giderek artan kamu borçları, devlet bütçelerinde faiz ödemelerine ayrılan payı hızla büyütüyor. OECD ülkelerindeki devlet tahvili borçlarının toplamı 2025 yılında 61 trilyon dolara ulaşarak tarihi zirveye çıktı. Bu rakam bir yıl önce yaklaşık 55 trilyon dolar seviyesindeydi. Borç yükünün milli gelire oranının 2026 yılında yüzde 85’e yükselmesi bekleniyor; bu seviye, 2007 küresel finans krizi öncesine kıyasla yaklaşık 39 puan daha yüksek.
OECD ülkelerinin 2026 yılında piyasalardan yaklaşık 18 trilyon dolar borçlanması beklenirken, bunun yaklaşık 14 trilyon dolarlık bölümünü vadesi gelen eski borçların yenilenmesi oluşturuyor. Sorunun büyüklüğünü yalnızca toplam borç miktarı değil, bu borcun taşıma maliyeti gösteriyor. OECD genelinde faiz giderlerinin milli gelire oranı yüzde 3,3 seviyesine kadar yükseldi ve son 10 yılın zirvesine oldukça yaklaştı. İngiltere ve Fransa gibi büyük ekonomilerde borç faizi için ayrılan kaynak, savunma harcamalarının üzerine çıkabilecek seviyelere ulaştı.
Ucuz borç dönemi tersine dönüyor. Sıfıra yakın faizlerin hâkim olduğu dönemde çok düşük maliyetlerle borçlanan hükümetler, tahvillerin vadeleri doldukça çok daha yüksek faizlerle yeni borç çıkarmak zorunda kalıyor. İngiltere’de 30 yıllık tahvil ihracında faiz yaklaşık yüzde 5,83’e yükselerek 1998’den bu yana görülen en yüksek seviyeye çıktı; ülkenin yıllık kamu borcu faiz ödemeleri 100 milyar sterlinin üzerine ulaştı. Japonya’da ise 10 yıllık devlet tahvili faizi yüzde 3’ün üzerine çıkarak 1996’dan bu yana görülmeyen seviyelere geldi. Japon yatırımcıların daha yüksek yerel faiz nedeniyle yurt dışındaki tahvillerden kendi ülkelerine dönme ihtimali, ABD ve Avrupa tahvil piyasaları üzerinde yeni baskı yaratabilir.
Küresel tahvil piyasasında alıcı yapısı da değişiyor. Merkez bankalarının dev tahvil alım programlarının sona ermesiyle hükümetler daha fazla özel yatırımcıya bağımlı hale geldi; hedge fonlar ve kısa vadeli işlem yapan yatırımcıların piyasadaki ağırlığı arttı. Bu değişim, tahvil piyasalarının faiz, enflasyon ve siyasi risk haberlerine daha hızlı tepki vermesine yol açıyor. Son dönemde enerji fiyatlarının yeniden yükselmesi de enflasyon endişesini artırarak merkez bankalarının faiz indirimlerini geciktirebileceği beklentisini güçlendiriyor; böylece enerji fiyatı, enflasyon, merkez bankası faizi ve kamu borcu arasında birbirini besleyen yeni bir maliyet zinciri oluşuyor.
Faiz ödemelerinin bütçelerde giderek daha fazla yer kaplaması, hükümetlerin önüne zor seçenekler çıkarıyor. Borç yükünü azaltmak isteyen ülkeler vergi gelirlerini artırmak, kamu harcamalarını kısmak veya daha hızlı ekonomik büyüme sağlamak zorunda kalabilir. Ancak yaşlanan nüfus, yükselen savunma harcamaları, enerji dönüşümü ve sosyal güvenlik giderleri, harcama kesintilerini siyasi açıdan zorlaştırıyor. OECD ülkelerinde faiz ödemelerinin borç oranını yükseltici etkisinin 2026 yılında enflasyonun borcu azaltıcı etkisini geçmesi bekleniyor. Yüksek faizler ve dev refinansman ihtiyacı birlikte devam ederse, 2 trilyon doları aşan faiz faturasının önümüzdeki yıllarda daha da büyüyebileceği öngörülüyor. Küresel ekonomide yeni risk artık yalnızca ne kadar borç bulunduğu değil, o borcun hangi faizle çevrilebileceği olacak.
Yazar: Murat Ali Oral / Kaynak: Dünya Gazetesi



Comments